20 Ekim 2011 Perşembe

Ahmet ALTAN

resim
Savaş
20.10.2011
Okunma: 634
0 Yorum
Yazarın Diğer Yazıları :

 Ahmet ALTAN/Taraf Gazetesi

Bir kere olayın adını doğru ve dürüst koymamız gerekir.

“Dağlarda sıkışmadığını”
 kanıtlamak isteyen PKK’nın dün sekiz ayrı noktadan gerçekleştirip 24 askeri öldürdüğü saldırı bir “terör” eylemi değil.
Ankara, Bitlis, Batman, Siirt birer terör eylemiydi ama Çukurca baskınları terör değil savaş.
PKK’nın amacını, niyetini sorgulamadan önce bu büyük facia nasıl oldu onu sorgulamak gerekir.
PKK sekiz noktaya birden hücum ediyor, büyük zayiat verdiriyor ve az bir kayıpla geri çekiliyor.
Bugün haberlerimizde göreceksiniz, bu saldırı için üç gün boyunca katırlarla bölgeye ağır silahlar taşımışlar.
Bu, nasıl oluyor da onca Heron’a, insansız hava araçlarına, uydulara, bilmemnelere rağmen fark edilemiyor?
Böyle büyük bir saldırının ciddi bir planlama aşamasından geçmiş olması lazım, nasıl oluyor da istihbarat bunu haber alamıyor?
Ciddi bir askerî zaaf olduğu çok açık ve çok kesin.
PKK’yı lanetlemek, kızmak, öfkelenmek çok kolay ama bunun nedenlerinin de araştırılması, o 24 çocuğun ölüme nasıl teslim edildiğinin ortaya çıkarılması gerekir.
Çok büyük bir kayıp bu.
Ve, savaşın bundan sonraki gidişatını da derinden etkileyecek.
Bundan sonra büyük bir askerî başarı sağlayamasa bile PKK bu saldırıyla amacına ulaşmış görülüyor.
Savaş şiddetlenecek.
PKK da bunu istiyor çoktandır.
Buradaki PKK’yla ilgili soru çok basit, neden bunu istiyor?
Herhalde Kürt halkını da savaşa dâhil edebilmek, bir iç savaş çıkartabilmek için.
Peki, niye?
Demokrasi için mi, Kürt halkının hakları için mi?
Doğrusu ya, Kürt Arap demeden kendi halkını katleden, Kürtlerin vatandaşlığını bile zor bela tanıyan Suriye’nin diktatörüyle böyle ballı börekli olup, diktatöre karşı çıktı diye Suriyeli Kürt liderleri bile suçlayan bir örgütün, demokrasi ve Kürt hakları konusunda çok “hassas” olduğuna inanmak kolay değil.
Suriye’de hiç demokrasi ve Kürt sorunu yok ama Türkiye’de “iç savaş”çıkarılmasını gerektirecek kadar büyük bir demokrasi ve Kürt sorunu var, öyle mi?
Bunu söyleyenin samimiyetine ben inanmam, isteyen inansın.
Özerklik, anadilde eğitim, Apo’nun serbest kalması konularının da masada olduğu bir müzakere aşamasında “hükümet yeterince içten davranmadı” deyip iç savaş arayacaksın ama Kürtlere vatandaşlığını bile vermeyen, Kürt liderleri katleden Suriye’nin diktatörüyle hiç sorunun olmayacak.
Bu çelişkiyi açıklayabilecek kimse var mı?
Bence PKK “silahlı güçleriyle yönetebileceği” ve iktidarı da demokrasiyle değil silahla alabileceği bir toprak parçası istiyor.
Bunu kendi gücüyle alamayacağını biliyor, savaşı şiddetlendirip Kürt halkını da savaşa dâhil ederek bunu elde edebileceğini umuyor.
Böyle bir şeyin olup olmayacağına karar verecek olan Kürt halkıdır, PKK’nın yöneteceği bağımsız bir toprakta yaşamak isteyip istemediğine ancak Kürt halkı karar verir.
Karşılaştığımız bu tabloyu PKK’yla çözmek çok mümkün gözükmüyor, doğrudan Kürt halkına gitmek lazım.
Bence, terör yasasını süratle değiştirip, “ayrılıkçı partiyi” de serbest bırakmak gerekiyor, Kürtler “bağımsızlık” konusundaki fikirlerini özgürce söyleyemedikleri sürece bu “belirsizlik” sürer ve PKK bundan yararlanır.
Serbest bırakın “ayrılıkçı” fikirleri ve örgütlenmeyi.
Kürtler ayrılmak istiyorsa zaten onları silahla tutacak bir güç yeryüzünde yok, eğer ayrılmak istemiyorlarsa da onlar adına savaştığını söyleyen PKK’nın elindeki bütün bahaneler biter, gerçeği hep birlikte görürüz.
Dünyada silahlı mücadelenin, yerini siyasi mücadeleye bıraktığı bir çağda çocuklarımız ölüp duruyor, yirmi dört genci daha toprağa vereceğiz.
Bu çocuklar bu “belirsizliğin” ve bu belirsizlikten yararlananların kurbanı oluyor.
Türkiye’yi ve Kürtleri özgürleştirin, bu ülkenin insanlarının her türlü isteklerini söylemesini serbest bırakın.
Çocukları kurtarırsınız.
Savaşı bitirecek olan silah değildir emin olun, savaşı bitirecek olan özgürlüktür.

ahmetaltan111@gmail.com

18 Ekim 2011 Salı

LİBERALİZM-1 önder akar

LİBERALİZM-1
LİBERALİZM NEDİR?
Günümüzde bir çok akıma kendisi yakın gören insanlar var.
Kimi sosyalist,kimi muhafazakar,kimi milliyetçi kimi ulusalcı ve kimi liberal olarak tanıtır kendini.
Bu düşünce akımlarına kendisini yakın gören bir çok insan aslında o akımı tam olarak tanımamaktadır.
"Ben sosyalistim ama askeri darbeleri savunuyorum" diyende var "abi ben özgürlüğü savunuyorum şimdi ben neyim" diyende.
"Ben liberalim" diyenlere çoğu kere" nedir bu liberalizim?" sorusuna muhatap olmuşlardır ve çoğu zaman "özgürlük" yada "kim mazlumsa onun yanında kim zalimse onun karşısında" yada zorlanarak soru geçiştirilmeye çalışılmıştır.
Peki nedir bu liberalizm gerçekten?
Bu sorunun cevabını çok değerli liberallerin görüşlerine yer vererek cevaplayacağım ama başta liberalimin Türkye 'de gelişmesine büyük destek veren,  gayret gösteren Atilla Yayla' nın görüşleri bizim öncelikli kaynağımız olacak burda.
LİBERALİZMİN KELİME ANLAMI.
Liberalizm,siyaset teorisinde kullandığımız diğer bir çok terime nispetele oldukça yenidir.
Avrupa kaynaklı,İspanyolcadan türetilmişbir kelime olmakla beraber aslı Latincedir.
İspanyolcadan İngilizceye geçmiş ve ilk defa 19.yy lın başlarında siyasi termolojiye girmiştir.
Kelime önceleri İngiltere kaynaklı (ulusal) olmayan  politikalrı ifade etmek amacıyla kütüleyici-suşlayıcı bir anlamda kullanılmıştır.
Adam smith "olusların zenginliği" ndeki "liberal ihracat ve ithalat" ifadesiyle liberal kavramını ilk kullanan yazar olmuştur.Zamanla kullanımı yaygınlaşan kavram,yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek"laissez faire laissez passer( bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler) ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü,ifade hürrüyetini,basın özgürlüğünü ve serbest ticaret savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket haline gelmiştir.
Günlük dilde ise, Daver'in belirtiği gibi " yerine göre liberal bir felsefeden ,liberal bir siyasi dokrinden nihayet ekonomik anlamda bir liberalizmden" söz edilmektedir.Bazı yazarlarda liberalizmi siyasal bir bir teori veya dokrin olarak  tanıtmaktadır Örneğin, Sabin'e göre liberalizm ,dar anlamda muhafazakarlıkla sosyalizm arasında yer alan ;geniş anlamda ise, kominizme ve faşizme karşı olan bir siyasal teoridir. Misse'e göre ise,"liberalizm bir politik dokrindir.
Çağdaş siyasal yelpazeye bir göz atıldığında ,sosyalizm,liberalizm ve muhafazakarlığın baza bakımlarından , en azından söylem düzeyinde ,içiçe girdiği ,birbirine karıştığı gürülmektedir.
Amerika'da sol fikirleri savunanlara liberal denilmekte ;klasik liberalizm  görüşleri ise , kısmen yeni  mehfazakar  ( neo- conservartive )  ve kısmen liberteryen kişiler tarafından benimsenmekedir.
LİBERALİZM TÜRLERİ.
Bir değil birden çok liberalizm bulunduğuna göre bunlar arasındaki farklar nelerdir ve bu liberarilizmler nasıl guruplandırılabilir?
Tarihi gelişim süreci içinde ülkelerin liberalizmleri arasinda önemli farklılıklar vardır.İngiliz,Alman,Fransız ve Amerika  liberalizmleri hem öğreti hem uygulama bakımından farklı realitelere tekabul eder. Örneğin,ingiliz liberalizmi genel olarak dış zorlamalardan,mudahalelerden masun olma anlamına gelen neatif özgürlük anlayışına dayanarak sınırlı devlete doğru uzanırken ,Fransız liberalizmide pozitif özgürlük anlayışına dayanan etatist liberalizmin Fransız düşünce geleneğinden daha ağır bastığı  görülmektedir.
Alman liberalizmi ise eski ve yeni geleneklerinden tümüyle farklı iki çizgi izlemiştir.eski gelenekte ,doğal hukuk ,doğal haklar ,sınırlı devlet anlayışı özenle işlanmiştir.fakat Napolyon'un dünüşünden sonra gelişen yeni gelenekte; eski liberalizmin temelinde yatan doğal hukukve doğal haklar anlayışının yerine bireylerin hakları üzerindeki vurgu ve bir bütün olarak alaman haklarının üzerine kaydırılmış ,devlet  birayler üzerinde önceliğe sahip olmuştur.
Bu kısa özetin dahi gösterdiği özere ,ülkelerin liberalizmleri arasında önemli farklılıklar bulunabilmekte,her ülkenin liberalizmi değişik tarihi ve sosyal şartları,esin kaynakları ve uygulamalarıyla ayrı bir liberalizm yorumu veya türü teşkil edebilmektdir.
İkinci olarak liberalizmi ülke bazında değil ,başka temellerde gruplandırmakta mümkündür ve galiba böylesi daha anlamlidir. Liberalizmin 20. yüzyıldaki en önemli düşnürlerinden Hayek'e göre ,iki tür lberalizm mevcuttur.bunlar Refah devletçi liberalizm ve sosyal liberalizmdir.
Maurice Cranston da liberalizmi iki ana kategoriye ayırmaktadır: Locke'cu liberalizm ve etatist liberalizm.Locke' cu liberallerin yaptığı gibi devleti minimize etmek yerine onu yeniden şekillendirmeyi tafsiye eder. Locke' cu liberal, özgürlüğü devletten özgürlük olarak düşünürken ; etatist liberal ,özgürlüğü devlet aracılıyla gerçekleleştirecek bir şey olarak görür.
görüldüğü üzere ,liberalim genel olarak iki ana gruba ayrılmaktadır.bu iki liberalizmden yalnızca birini yazı dizisindeki ilgi alanına girmektedir.Hayek 'in " gerçek" liberalizm olduğunu ima ettiği, günümüzde ise klasik liberalizm veya liberteryenizm bazen geleneksek liberalizm denilen,bizim  ise neo-klasik liberalizm dediğimiz liberalizm türü incelememize girmektedir.buraya kadar ki anlatıma dayanarak ,klasik liberalizmin ,toplumcu değil bireyci olan; pozitif değil,negaif özgürlük anlayışına dayanan ;yaygın,mudahalecive baskıcı değil,sınırlı ve sorumlu devlet isteyen ;yeniden dağıtımcı sosyal devlet anlayışına karşı çıkıp,adaletin en iyi şekilde piyasa ekonomisi içinde kendiliğinden oluşacağına inanan liberalizm olduğunu söylemek süretiyle bu bölümü baylayabiliriz.
( haftaya KLASİK LİBERALİZMİN FELSEFİ TEMELLERİ  yazısıyla buluşmak dileğiyle)

7 Ekim 2011 Cuma

Cesur bir dâhi / ahmet Altan

Cesur bir dâhi

07 Ekim 2011 Cuma 00:28
Bazı insanların varlıkları, “insanların tanrının bir yansıması, bir parçası” olduğu inancını kanıtlıyor sanki.

Onlarda tanrıdan bir şeyler var.
Bunu görüyor, seziyor, anlıyorsunuz.
Ve, Steve Jobs gibi insanlar öldüğünde, onların geldikleri yere, parçası oldukları bütüne döndüklerini düşünüyorsunuz.
Jobs, bütün insanlığı, tanrının bütün parçalarını, hepsi farklı olan ama aynı zamanda bu farklılığa rağmen çok da benzeşen bütün insanları, birbirinden haberdar olan büyük bir aile haline getiren dâhilerden biri.
O ve onun gibiler, bütün düşmanlıklarımıza, parçalanmışlıklarımıza, ayrışmalarımıza, değişik kimlikler taşımamıza rağmen bize altı milyarlık bir aile olduğumuzu hatırlatıyorlar, hepimiz birbirimizi tanıyoruz, birbirimizi görüyoruz, birbirimizi öğreniyor, farklılığımız kadar benzerliğimiz olduğunu kavrıyoruz.
Onun neler icat ettiğini artık bütün dünya biliyor.
İnsanın cennetten kovulmasına yol açan o “ısırılmış elma”, insanın cenneti yeryüzünde bulabilmesi için atacağı adımların en önemlilerinden biri oldu.
İnsanlığın o müthiş “mükemmelleşme” macerasının en önemli merhalelerinden birini onun “elmasıyla” geçtik.
Yeryüzünde, kendi kendini değiştirebilen, geliştirebilen tek canlı türü olduğumuzu bir daha onun sayesinde anladık.
Bir köpekbalığına iki yüz elli milyon yıldır hiç değişmeyen“mükemmeliyetini” veren tanrı, insanı “eksikliğiyle” köpekbalığından daha üstün kılarak, ona kendi başına “mükemmelleşebilme” gücünü bağışladı.
O gücümüzü biz Steve Jobs gibi insanlar sayesinde kullanabiliyoruz.
Öldüğünü duyduğumda onun o unutulmaz Stanford konuşmasını bir daha okudum.

“Size üç hikâye anlatacağım”
 diyen konuşmasını.
Talihsizlikler ve başarısızlıklarla dolu bir hayatın nasıl müthiş bir talihe ve başarıya dönüşebileceğini büyük bir zekâyla anlatıyordu.
Doğuşuyla başlıyordu talihsizliği.

“İstenmeyen”
 bir çocuktu o.
Annesinin yanında büyümedi.
Başka bir ailesi oldu.
Sonra o “yeni” ailesine yük olmamak için üniversiteyi bıraktı.
Ve, herhalde görülebilecek en zarif meydan okuyuşlardan biri olarak Stanford Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde “üniversiteyi terk etmenin”ne kadar akıllıca bir hareket olduğunu anlattı.
Okulu bıraktığı için “mecburi dersleri” okumak zorunda kalmamıştı ama bıraktığı okulu da terk etmemiş ve sadece canının çektiği dersleri izlemişti.
Odası olmadığı için yerlerde yatarak, boş Coca-Cola şişeleri satarak, haftada bir kere yedi kilometre ötedeki kiliseye doğru dürüst bir yemek yemeye giderek...
İzlediği derslerden biri “kaligrafi” dersiydi.
Bugün kullanılan bilgisayarlardaki yazı karakterlerini “o derste öğrendiklerine” borçlu olduğunu anlatmıştı konuşmasında.
Genç mezunlara “içlerinden geleni” yapmalarını öğütlerken, yaptıklarının ne kadar önemli olduğunu ancak onları yaptıktan sonra anlayabileceklerini söylemişti.
Kaligrafi dersi alırken bunun hem kendisi, hem de insanlık için ne kadar önemli olduğunu bilmiyordu, o dersi almak gelmişti içinden ama yıllar sonra dönüp baktığında tercihinin önemini görüyordu.
Okulu terk etmiş “başarısız” bir öğrenciydi ve en büyük başarılarından birini bu başarısızlığa borçluydu.
Sonra kendi kurduğu şirketten kovulmuştu.
Anlattığına göre çok acı çekmiş, başarısızlığı iliklerine kadar hissetmiş ama vazgeçmeyip yeni bir şirket kurmuş, bilgisayar animasyonunu geliştirmiş ve yeniden Apple şirketine döndüğünde, daha sonra kurduğu şirkette geliştirdiği teknolojiler sayesinde büyük buluşlar gerçekleştirebilmişti.
Başarısızlıktan büyük bir başarı çıkarmıştı.
Konuşmasının sonunda, aslında çok yakınında olan ölümden söz etmişti,“her sabah kalktığımda bugün son günüm olsa şimdi yaptığımı mı yapardım” diye sorduğunu ve insanın hayatı nasıl yaşaması gerektiğini bu sorunun cevabının belirlediğini söylemişti.
Konuşmasının sonunda gençlere öğüdü bir dergide okuduğu dört kelimeydi.

“Aç kalın, aptal kalın.”
Aç ve aptal kalmayı göze aldığında, çok başarılı ve çok akıllı olabiliyordun, sır “göze alabilmekte” yatıyordu.
Jobs konuşmasında söylemiyordu ama onun hayatına baktığınızda görüyordunuz ki sadece “yapabilecek olanlar” göze alıyordu, yapamayacak olanlar “göze almamak” gerektiğini öğütlüyorlardı.
Tek başına insanlığı “daha mükemmel” yapabilen biri ayrıldı dünyadan.
Parçası olduğu bütüne, arkasında asla unutulmayacak izler ve “ısırılmış bir elma” bırakarak geri döndü.

6 Ekim 2011 Perşembe

Ahmet ALTAN Dinleme ve operasyon

 Taraf - Ahmet ALTAN

Dinleme ve operasyon



Hatalar, akılsızlıklar, baskılar biriktikçe birikti sonunda siyaset Âşık Veysel’in şiirine döndü.


“Bir kördüğüm ki içim çözdükçe dolanıyor.”

Çözmek için yaptığınız her hamle işi daha karmakarışık bir hale getiriyor.

Düşünün, bugün parlamentoda bulunan bir partinin neredeyse tüm il ve ilçe binaları mahkeme emriyle dinlenmiş.

Hepsine “böcekler” yerleştirilmiş.

Milyonlarca insanın oy verdiği bir siyasi parti yargının gözünde “şüpheli” durumunda.

Eğer bir parti bütün illeri, ilçeleri, örgütleri ve seçmenleriyle “şüpheli” ilan ediliyorsa, artık o siyasi sistemden pek bir şey beklenmez.


“Sistem” çökmüş demektir.

BDP, öyle birkaç oyu olan marjinal bir parti değil, büyük bir kitleyi temsil etme gücüne ve hakkına sahip bir parti, o partinin bütünüyle “suça” bulaştığını düşündüğümüz bir tabloyla karşı karşıyaysak, o partiden önce “tablodan” şüphe etmeliyiz.

BDP’nin içine KCK örgütünün yerleştiğini düşünüyor yargı.

Dinlenen konuşmaların dökümüne bakarsanız, evet, öyle siyasi parti toplantılarında çok rastlanır türden konuşmalar değil bunlar, “camları kıralım, polisleri dövelim” tarzında fazlasıyla “genç ve öfkeli” lafların yanında AKP’ye “baskı ve engelleme” uygulamaktan söz eden daha “sert”eylemlerden bahseden sözlere de rastlanıyor.

Şimdi karşımızda duran bu olaya bir teşhis koymalıyız.

Siyasi bir olayla mı karşı karşıyayız, adli bir olayla mı karşı karşıyayız?

Eğer bir partinin içinde “illegal” bir örgütle ilişki kurmuş “birileri” olsaydı bu adli bir olay olabilirdi ama “siyasi partinin” tümünden kuşkulanıyorsanız, bu partinin neredeyse bütün yöneticilerini gözaltına alıp tutukluyorsanız, bu siyasi bir olaydır.

Ne kadar fazla BDP’liyi KCK üyesi olmakla suçlar, hatta ne kadar fazla BDP’linin KCK üyesi olduğunu kanıtlarsanız, bu iş o kadar siyasileşir.

O zaman, koca bir partiyi “suçlu” durumuna düşüren siyasi sistemi sorgulamamız gerekir.

Bir ülkede bir partinin neredeyse tümünü suçlu gösterecek bir durum varsa, o ülkede siyaseten yapılan büyük bir hata var demektir.

Öyle olduğunda, BDP’lileri yakalamadan önce, milyonlarca seçmeni olan bir partinin neredeyse“tümünü” suçlu durumuna düşüren siyasi ve sosyal sorun nedir deyip, bu soruna siyasi bir çare aramalıyız.

Yoksa, Kürt siyasetçiler tutuklamakla bitmez.

Zaten de bitmiyor.

Şimdi bakın, BDP’nin içinde KCK’lı var mıdır?

Vardır.

Apo bile kızıp, “kardeşim sen legal bir politikacısın, ne diye illegal örgütlerle ilişki kuruyorsun” diye azarlamıştı iki örgüte birden üye olanları.

Hukuken “suç örgütü” olarak tarif ettiğin örgütün üyelerini izleyip yakalamana da bir şey söylenemez.


“Hukuku, ona başka, buna başka uygula” hiçbir şartta denemez.

Ama...

Burada kocaman ve çok manalı bir ama var, ama sen koskoca bir partinin tümünü “suçlu”görüyorsan, neredeyse bütün yöneticilerini “şüpheli” olarak yakalıyorsan, o zaman sen hatayı o partide değil, kendi hukuk ve siyaset sisteminde arayacaksın.

Milyonlarca oy almış bir partinin topu “şüpheli” ya da “suçluysa” o zaman sen ya “suç” tarifini değiştirmek zorundasın ya da o “suça” yol açan sosyal ve siyasal yapıyı değiştirmek zorundasın.


“Suçlunun” ve “şüphelinin” böylesine “kalabalıklaşması”, o ülkede bir şeyin yanlış yapıldığını gösterir.

KCK operasyonu, siyasi iklimi altüst etti ama bunun için ne polisi suçlarım, ne yargıyı suçlarım, onlar ellerindeki yasalara göre davranıyorlar, “bu yasayı şunlara bunlara uygulama” diyecek halimiz yok, ama bu şartlarda ben siyasi sistemi ve siyasi iktidarı suçlarım.

Neden milyonlarca seçmeni olan bir partiyi suçlu durumuna düşürecek hatta belki gerçekten de yasalarına göre “suçlu” yapacak siyasi bir yapıyı değiştirmiyorsun?

Türkiye, Terörle Mücadele Yasası’nı, Siyasi Partiler Yasası’nı, seçim barajını hemen değiştirmeli, hatta bana sorarsanız “ayrılıkçı parti” kurmayı da özgürleştirmeli.

Aksi takdirde cezaevleri Kürt siyasetçilerle dolacak ama sorun bitmeyecek, aksine büyüyecek, iki tarafta da şiddeti arttırmak isteyenlerin işine yarayacak.

Dinlenen konuşmalardaki yakınmalardan anlıyoruz ki KCK türü örgütler için “kitle desteği” bulmak gittikçe zorlaşıyor.

Kürtlerin büyük bir çoğunluğu şiddeti desteklemiyor artık ama sen kendi siyasi ve sosyal yapını değiştirecek reformları hemen yapmak yerine onun en önemli partisinin yöneticilerini toplayıp hapse atarsan, Kürtlerde de “bize siyaseti haram ediyor bunlar” inancı yoğunlaşır.

İstediğiniz bu mu?


ahmetaltan111@gmail.com

4 Ekim 2011 Salı

Şahin Alpay Evet, Türkiye milleti!


Şahin Alpay 
Evet, Türkiye milleti!
Geçen cumartesi günü, 20 yıl önce de yaptığım gibi televizyondan TBMM'nin açılış oturumunu izledim. BDP'liler ve diğerlerinin, Kürtlüklerini inkâr eden metne itiraz etmeden, soğukkanlılıklarını koruyarak yemin etmelerini büyük takdirle karşıladım.

Bu Parlamento'nun yapacağı anayasada böyle bir metin elbette ki olmayacak ve olmaması için BDP'lilerin de burada olmaları çok önemli. İzlerken herkes gibi benim de dikkatim en çok Leyla Zana üzerindeydi. Zana, 1991 yılındaki yemin töreninden sonra Kürtçe, "Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için yapıyorum" demiş; bu yüzden açılan dava üzerine 1994'te Meclis'ten yaka paça götürülerek tutuklanmış, 10 yıl hapse mahkûm edilmişti. Dikkatlerim Zana'nın üzerindeydi ama yemin ederken "Türk milleti" yerine "Türkiye milleti" dediğini fark etmedim. Zana'nın gazetecilere "Önceden planladığım bir şey değildi. Demek ki bilinçaltı..." dediğini okudum. Evet, Türkiye milleti! Gerçek ve doğru olan da bu! Ne Türklüğü ne de Kürtlüğü inkâr eden, ikisini de ve tüm diğer etnik grupları da kapsayan Türkiye milleti!
Zana'yı izlerken aklıma 20 yıl önce, onun ilk yemini üzerine yazdığım köşe yazısı aklıma geldi. Bu, benim askerî vesayet düzeninin kalelerinden Cumhuriyet Gazetesi'nde 10 yıl çalıştıktan sonra yazmama izin verilen köşe yazılarının ilkiydi. Eski yazılarımı yeniden yayımlamak âdetim değil ama okurlarımın merak edeceklerini düşünerek, 9 Kasım 1991 tarihli yazıyı mecburen kısaltarak buraya aktarmak istiyorum. "Parlamento'da deprem" başlıklı yazıda şöyle demişim:
"Geçen gün televizyondan TBMM'deki yemin törenini göz ucuyla izliyordum. Bu arada Leyla Zana olayını hemen tümüyle izledim. Bana Parlamento'da bir deprem yaşanıyor gibi geldi. Sanki eskimiş yapılar çatırdıyor, yeni olan uç veriyor gibiydi. Sanıyorum Parlamento'da yaşanan, 'Ne Mutlu Türk'üm Diyene' sloganıyla ifade edilen politikanın geçirdiği deprem. Türkiye Cumhuriyeti bugüne değin bu slogan ile çoğul etnik yapısını bir potada eritme politikası izledi... Şimdi 'masa'da yeni bir talep var. Sayıca en kalabalık olan ve başka nedenlerle de potada erimeye en büyük direnci gösteren etnik grup, yani Kürtler yeni talebi ilk kez bu denli açık ve güçlü bir şekilde dile getiriyor. TC Parlamentosu'nda etnik kimliklerini özgürce dile getirerek yer almak istiyor. Siyasî liderlerimiz ve Parlamento bu talebe, bir kısım basın gibi 'rezalet, kepazelik, hainler' bakışıyla yaklaşmayı sürdürürse gerçek bölücülük bu olacak. 'Türk ve Kürt kardeşliğini savunuyorum' diyerek parlamentoya gelenlerin etnik kimliklerini dile getirmeleri bastırılırsa, onlar da siyasî sistemin dışına, halkın birliğine düşman olan şoven Kürt milliyetçilerinin kollarına itilecek. Parlamento, halkı temsil etme yeteneğini önemli ölçüde yitirecek. Oysa Türk ve Kürt kardeşliğini savunanlar ezici çoğunlukta. Bunları şoven milliyetçilerle karıştırmak 'cinayet' olacak."
"Siyasetçilerimizin ve kalem erbabının artık şunu görmeleri gerekiyor: 1990'larda dünya ve Türkiye, 1960'ların ve 1970'lerin dünyasına ve Türkiye'sine hiç benzemiyor; 2000'lerde çok daha az benzeyecek... Kürt sorununda da bir yol ayrımına geldik. Bundan sonra TC ya özgürlükçü ve çoğulcu düzenin doğal bir gereği olarak Kürtlere etnik kimliklerini serbestçe ifade etme özgürlüğünü tanıyarak Kürt sorununu demokrasi içinde çözecek, ya da çözemeyecek. Geleceği seçmek elimizde. Bugün dünyada ve toplumumuzda yaygın bir demokrasi, özgürlük ve barış talebi var. Sorunlarımızı demokrasi içinde çözmek için koşullar her zamandan daha elverişli... Halkın çoğunluğu kimliklerin, fikirlerin bastırılması; farklılığa tahammülsüzlük bitsin istiyor... Burada en büyük görev Parlamento'ya ve topluma yol gösteren siyasî liderlere düşüyor. Siyasî lider ve partilerimiz bu görevi yüklenmeye hazır mı?"
Evet, yazıyı okuyunca "20 senedir yerimizde sayıyoruz" izlenimine kapılmak da mümkün. Ama gerçek bu değil. İç barış için koşullar hiç bu kadar olgunlaşmamıştı.

s.alpay@zaman.com.tr  

04 Ekim 2011, Salı

2 Ekim 2011 Pazar

Ahmet ALTAN - Zana’nın gözleri


Taraf -

Sadece bir an, tek bir an, yeminini okuyup da başını kaldırıp Meclis’e baktığında gözlerinde beliren o hakarete uğramışlığın kederi ve kendisine hakaret edenler için duyduğu küçümseme, bütün hikâyeyi anlatıyordu aslında.

Benim için Kürt meselesi Zana’ın o bir anlık bakışında gizli.

O bir Kürt.

Onu, Türklük hakkında yemin etmek zorunda bırakıyorlar.

Kimsenin bir insana bunu yapmaya hakkı yok.

Ne silah, ne savaş, ne müzakere, ne barış, Zana’nın başını yemin metninden kaldırırken gözlerinde görülen o aşağılayıcı keder değişmedikçe bu meseleyi çözemez.

Bana Aragon’un şiirini hatırlattı bakışları.

“orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde”

Acılar çekmiş, haksızlıklara uğramış, bugün yeniden geldiği o Meclis’ten daha önce polislerle çıkartılmış, hapislere konmuş bir kadın, yirmi yıl sonra yenilmeden, zaferle o Meclis’e dönüyor ama yüzünde bir sevinç yok.

Beni bütün yaşadığımız acılar içinde Zana’ın o bir anlık bakışı kadar sarsan çok az sahne olmuştur.

Gencecik bir kız olarak geldiği Meclis’e, çektiği onca zulümden sonra çelik iradeli bir kadın olarak döndüğünde, gözlerine “ümitsizlikleri bekleyen ölümün” bile ötesine geçmiş gibi gözüken bir keder ve küçümseme yerleşiyorsa, o kadından değil, hayattan ve ölümden değil, kendinizden, yaptıklarınızdan kuşku duymalı, utanıp, başınızı öne eğmelisiniz.

Meclis’in Zana’yı ayakta alkışlamasını isterdim.

Bunu ona borçlular aslında.

Bir put gibi durdular.

Utançlarından belki de.

BDP’nin Meclis’e dönmesine siyaseten çok sevindim ama o Kürtler orada öyle hissettiği sürece siyaset hiçbir şeyi çözemez.

Kürt meselesi dediğiniz meselenin siyaseti var, savaşı var, müzakeresi var ama Kürt meselesi dediğiniz şey aslında Kürt’ün içindeki öfkede ve kederde gizli, hissettiği aşağılanmışlıkta ve bunu ona hissettirenleri aşağılamasında gizli.

O duyguya ulaşmadan, o duyguyu değiştirmeden bu meseleyi çözemezsiniz.

Zana’nın gözlerine yerleşen o bir anlık bakışı görmeden, onu hissetmeden, paylaşmadan anlayamazsınız.

Barışın gelmesini, kavganın bitmesini, insanların artık ölmemesini istiyorum bu doğru, bunun için her olumlu gelişmeye seviniyorum, her olumsuz gelişmeye öfkeleniyorum ama Zana’nın başını önündeki metinden kaldırırken gözlerine yerleşen ifadeyi gördüğümde“keşke yemin etmeselerdi” diye geçirdim içimden.

Başka hiçbir nedenden dolayı değil, sadece o yemin orada durduğu ve sadece onları o yemine zorladıkları için.

Tamam, akıllıca değil bu söylediğim ve siyaseten asla kendi söylediğimi desteklemem, asla kendimi haklı bulmam ama her şey siyaset, akıl, mantık da değil, bir de Zana’nın gözleri var, oraya yerleşen o ifade var, o öfke, o keder, o çaresizlik var.

Başbakan BDP’den randevu istemiş.

Çok umut verici bir gelişme.

Ama artık Başbakan da Kürtlerin önünde biraz başını eğmeli bence, bunca zaman Kürtlere çektirilenlerden dolayı üzüldüğünü, pişman olduğunu hissettirmeli.

Kürt meselesinin siyaseti de aşan “insan” yanını bir görmeli.

Biz Kürt halkına özür borçluyuz.

Hiçbir Türk o Meclis’te yemin ederken gözlerinde Zana’nınki gibi bir ifade olmadı, kendi anadilinde, kendi ırkını yücelten bir metin okudu çünkü.

Sırf bu bile özür dilemeye yeter.

“orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde”

Aragon’un dediği gibi bir anlığına her şeyi unuttum ben gördüğüm ifade karşısında.

O gözler öyle baktığı sürece savaş bitmez.

Ve, barış ancak Zana o kürsüde bir gün gülümsediğinde gelir.

“Kâinat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın”

Kürtlerin ve Türklerin kâinatı paramparça oldu gerçekten, bu haksızlıklardan, bu insafsızlıklardan, bu çaresizliklerden parçalandı.

Başka hiçbir yere bakmayın, sadece Zana’nın yüzüne, onun gözlerine bakın, savaş da, barış da orada saklı.

Bir gün o güldüğünde, onun güleceği bir ülke yaptığınızda, işte o zaman, şiirin şu bölümü okunur hayatımızda:

“Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer”

Geçer gerçekten, eğer Zana bir gün o kürsüde gülerse.


ahmetaltan111@gmail.com

1 Ekim 2011 Cumartesi

Ahmet ALTAN - Murat Karayılan’a


Taraf -

Yahu, hiç mi farkınız yok sizin birbirinizden, Türk’ü Kürt’ü hiç mi fark etmiyor, emrinizde herkesi öldürtecek adamlar, silahlılar bulunduğu için mi böylesine kibirli, nobran, tehditkârsınız, o silahın size herkese hükmetme yetkisi verdiğini mi sanıyorsunuz, elinizde silahlarınız var diye bu halk sizin köleniz, yanaşmanız, tebaanız mı oluyor?

Sen kim olarak bütün Kürtlere emirler yağdırıp talimatlar veriyorsun, atası mısın, ağası mısın, efendisi misin?


“Bize akıl öğretmeyin” diyorsun, arkasından maşallah herkese akıl öğretiyorsun, bütün Kürt halkına, bütün Kürt Sivil Toplum Kuruluşlarına, Kürdistan’daki bütün barolara, medyaya ve tabii Taraf Gazetesi’ne.

Seni bizim hepimizden daha “akıllı” yapan şey ne?

Kimse sana ve arkadaşlarına akıl öğretmeyecek ama sen hepimize akıl öğreteceksin, bu ayrıcalığı neye borçlusun?

Yoksa seni hepimizden akıllı yapan elindeki silah mı?

Bir keresinde övünerek söylemiştin ya, “24 saat içinde istediğimiz herkesi öldürtürüz” diye, bu mu seni hepimizden akıllı kılan?

Sen “Hepiniz susun, sadece ben konuşacağım, ben akıllıyım” diyeceksin, biz de “Aman susalım yoksa bizi sokak ortasında öldürürler” deyip susacağız, sen de böylece herkesten akıllı olacaksın, öyle mi?

Bütün generaller böyle düşünür, öldürtürler de, öldürttüler de... Ama bir kere bu yola girdin mi artık iflah etmezsin çünkü haklılığını kanıtlayamadığın, haklı olmadığın için öldürdüğünde insanlar bunu niye yaptığını anlarlar.

Birini sustursan, öbürü konuşur.


“Ceylanların, Uğurların katillerinin peşine düştünüz mü, o katilleri deşifre ettiniz mi” diye soruyorsun, bu soruyu bize soracak babayiğit daha doğmadı.

Ceylan’ın katilini sen mi deşifre ettin, senin örgütün, partin mi deşifre etti, senin medyan mı deşifre etti, o zavallı çocuğun katillerinin peşine düşen biziz, o katilleri deşifre eden biziz.

Biz bu ülkede öldürülen her Kürt çocuğunun, her Türk çocuğunun sahibiyiz, elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince hesabını sorarız.

Sizin hepinizin canını sıkan da, bizi sırayla tehdit etmenize yol açan da bu zaten, çocukların hepsine sahip çıkmamız, o çocukları birbirinden ayırmamamız, Ceylan’a sahip çıktığımız gibi halı sahada vurdurttuğunuz genç kadına da sahip çıkmamız, Uğur’a sahip çıktığımız gibi Ankara’da öldürülenlere de sahip çıkmamız.


“Kandil’de öldürülen yedi sivil olayında niye sus pus oldunuz” diyorsun, o soruyu ben sana sormalıyım.


“Kandil’de yedi sivil öldürüldü” dediniz Türk medyasında sadece biz sürmanşetten duyurduk, Genelkurmay cevap verdi, onu da koyduk, karşı çıktınız, Roj TV’nin görüntülerine geniş bir yer açtık, Genelkurmay açıklamasını yaptı, onu da resimleriyle yayımladık.

Size de, “Buna cevap verin” dedik, sesiniz çıkmadı, sus pus olan biz değiliz, sensin, biz sus pus olmayız, bugüne kadar hiç olmadık, bundan sonra olacak da değiliz.

KCK bildirisiyle ilgili “BDP’ye muhtıra vermedik” diyorsun, “asparagas” diyorsun, “o muhtırayı kendi kurumlarınıza” gönderdiniz, neden açıkça “öyle bir bildiri göndermedik” demiyorsun?

Batman’da öldürülen hamile kadına gelince, ne sana inanıyorum, ne devlete... Gerçeği araştırıyoruz, bulduğumuzda açıklayacağız.

Aslında bütün bunlar “kenar süsü”, senin tehditlerinin altındaki dert başka.

PKK-MİT müzakerelerinin kayıtları açıklandı ve Kürt halkı “Neden müzakereleri kestiler, neden yeniden savaşmaya başladılar” diye sormaya koyuldu.

Susturmak istediğin soru bu, “Neden müzakereleri yarım bırakıp savaşı şiddetlendirdiniz?”

Buna verdiğin cevapta, “KCK operasyonları olduğu için müzakereleri bıraktık” diyorsun.

KCK operasyonları iki yıl önce başladı, siz son müzakereyi daha üç ay önce, temmuzda yaptınız, iki yıl boyunca o operasyonlar müzakereleri kesmenize yol açmadı da, tam anlaşmaya varmak üzereyken, devlet, “Özerklik vereceğiz, anadil hakkı vereceğiz, Apo’yu serbest bırakacağız” deyince, Apo “Anlaşıyoruz, durun” diye açıklama yapınca, barış kapıya dayanınca mı kesme nedeni oldu?


Taraf’ın ve Kürt halkının çoğunluğunun sorduğu soru bu işte.

Cevap veremediğin soru da bu.

Senin için mesele, Kürt halkının bu soruyu ilk kez bu kadar net biçimde sorması, Taraf Gazetesi olduğu için sormuyor halk bunu, bizim olup olmamamız hiç fark etmez, akıllı olduğu için soruyor.

Hiçbir halk aptal değildir, onları aptal zannedenlerdir aptal olanlar.


“Taraf elini Kürt halkının yakasından çeksin” diyorsun.

Bizim kimsenin yakasında elimiz yok, biz kimiz ki bir halkın yakasından tutalım, askerlerimiz mi var bizim, silahlarımız mı var, adam mı vurdurtuyoruz, insan mı öldürtüyoruz?

Ama bu halkın iki eli var ve o iki el “barışı” engelleyenlerin yakasına yapışıyor, hepinizin ödünü patlatan da o eller işte.


ahmetaltan111@gmail.com