29 Eylül 2011 Perşembe

Markar ESAYAN - Orta yol yok




Şiddet doğmamış, adı henüz konmamış çocuğun canını alacak bir boyuta geldi. Evvelki gün, Batman’daki acı haberi aldığımız gün, tek tesellimiz Doru ailesinin kurtulan üyeleri, ama en çok da, ölü annesinin karnından yaşama doğru çekip alınan sekiz aylık bebenin hayata tutunmuş olmasıydı.

Dün sabah onu da kaybettik...

Kızılay’da, Siirt’te, Batman’da, Yüksekova’da öldürülen insanlar, genç kadınlar, bebeler...

Savaşın diline, 1990’lı yıllara dönmek için her türlü zelil servis yapılıyor yüreklerimize, sinirlerimize, bu kesin.

Siyaset, müzakere ve söz, değerini kaybetsin isteniyor, 1990’lar geri dönülsün, akıl ve vicdan şirazeden çıksın, barış söyleminin gücü kırılsın.

Böyle mi olacak?

O günlere geri dönebilir miyiz gerçekten? Haklı öfkeyi, yeni bir çılgınlığı tutuşturacak bir benzin gibi, dökebilir miyiz bu halkın üzerine?

Ölenlere, kurbanlara bir bakın... Kürt kadınları, bebeler, köylü çocukları, öğretmen eşini ziyarete gelen genç bir kimyager...

Kurşun evet adres sormuyor artık, biz soranlarına da bu kadar karşıyken... Adresini soranını da sormayanını da lanetlediğimizi düşünürken, bugün, şiddetin adreslerini mi müzakere edeceğiz, gele gele, vardığımız ileri safha bu mu olacak?

1990’lar...

Bu korku hepimizin yüreğinde var ama, biliniz ki, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki kentlerde çok daha fazla yaşanıyor bu dehşet. Devletin benzini ile dolaşan, devletin malı “Beyaz Toroslar”daki devletten maaş alan JİTEM memurları, canlar aldı keyfince, zelilce...

Devlet 1990’lardan kopmaya çalışırken, en azından bu yönde bir ümit ve çaba varken, PKK ise hızla 1990’ların devletine dönüşüyor. JİTEM gibi bir TAK örgütü var mesela. Sivil öldürüyor, “Sivil öldürmeye devam edeceğiz” diye tehdit ediyor. TAK’ın, JİTEM’e benzetilmesinden rahatsız olan bazıları ise, “Olur mu öyle şey, JİTEM gizli bir örgüttü, cinayetleri faili meçhul bırakıyordu. TAK ise üstleniyor” diyorlar.

Ne kadar teşekkür etsek az tabii. Bu gönül borcumuzu nasıl ödesek onlara bilemiyorum. Bilemediğim için konuya siyasetle devam edeyim.

BDP aklın yolunu seçti ve daha önce yazdığımız gibi, 1 ekimde Meclis’e dönme kararını resmen açıkladı. Bu konuda bu kadar tereddüt yaşanmasının, BDP’nin İmralı-Karayılan ve Bayık-Kalkan-Karasu hattı arasında kalmasından kaynaklandığını söylemek lazım.

Bir yandan KCK “Meclis’e gitme” tehdidi yapıyor, hemen ardından Karayılan “BDP’nin Meclis’e dönmesine ‘negatif’ bakmıyoruz” diyerek balans veriyor. Kandil’de ciddi bir mücadele olduğu seziliyor.

Devletle müzakerelerin devam etmesi ile, savaşa devam konusunda ciddi bir çekişme var, ve bu çekişmede, BDP ortasından sürekli yırtılıyor. Oysa BDP, bu süreçte en diri ve güçlü tutulması gereken muhatap. Üstelik bu sadece BDP’nin kendisinin çabasıyla olabilecek bir şey de değil. Haliyle, Başbakan’ın dün yaptığı konuşmada, yaşanan son cinayetlerin vebalini BDP ve ona oy veren milyonlarca vatandaşa yüklemesi hiç de yakışık almadı doğrusu. Üstelik bu büyük bir stratejik yanlış.

Savaş isteyenler sinir uçlarımıza dokunuyor, en değerli varlıklarımızı, çocuklarımızı hedef alıyorlar. Asker, polis kayıplarına toplum soğukkanlılıkla göğüs geriyor, sonra kaset sızdırılıyor. Türkiye karışır zannediliyor, olmuyor, bilakis siyaset daha da güçleniyor, derken o en zelil plan devreye sokuluyor, kentler, siviller hedef alınıyor.

Önümüzde iki seçenek var. Her şeye rağmen barış ve söze inancı yitirmemek, İmralı’nın tecridini kaldırmak, müzakerelere devam etmek, hızlı bir sonuca ulaşmak.

Ya da, bu kışkırtmaya bir kez daha kurban giderek, şiddetli bir savaşın içine yuvarlanmak...

Tehlikeli olan, bu ikisinin arasında bir orta yol olduğuna inanmak.

Kürtlere haklarını vermeye devam ederken, PKK’nin dibini kazımaya çalışmak, bunun mümkün olabileceğine inanmak, sonucu itibariyle, kendimizi ikinci seçeneğin içinde bulmak demek.

Öldürülecek insanların gerilla olması fark etmiyor, onlar da bu ülkede yaşayan birilerinin çocukları, eşleri, akrabaları, babaları olacak. Acı ve gerçek olan bu. Bugün PKK hâlâ eleman kazanabiliyorsa, bölgede PKK’nin bir karşılığı varsa, öldürülen 30 bin insanın yarattığı öfke ve güvensizlik nedeniyle değil mi?

1999’da Öcalan silahlı güçleri sınır dışına çekerken, bu ülkenin ordusu yüzlerce gerillayı arkasından vurmadı mı?

İşte şimdi PKK bu acı hadiseleri kullanarak “devlet yine sizi kandırıyor, bu bir aldatmaca” propagandası yapıyor. Böylelikle Öcalan’ın geri çekilme çağrısı yapmasının önünü almaya çalışıyor.

Oyun bu kadar basit. Onlar sivil öldürüyor, devletten de gerilla öldürmesini bekliyor. Bu sözlerin hazmı zor. Ama düşeceğimiz kuyu da çok derin.


markaresayan@hotmail.com

Ahmet ALTAN - Anayasa ve BDP




Bütün bu saçmalıkların ortasında en iyi haber elbette BDP’nin Meclis’e dönme kararı oldu.

Bu Meclis yeni anayasayı hazırlayacak.

BDP’ye de bu yeni anayasanın oluşturulmasında önemli görevler düşecek.

Kürt halkının haklarının bu anayasada yer alması, eşitliğin Cumhuriyet’in kurulmasından bilmem kaç yıl sonra nihayet sağlanması sadece Kürtler için değil bütün toplum için çok büyük ve çok olumlu bir gelişme olacak.

Böyle bir anayasa, “kendini efendi sananlar” da dâhil herkesi bir eşitsizliğin esiri olmaktan kurtaracak.

Yaşadığımız bu topraklardaki hukuksuzluğu, askerî vesayeti, devlet çetelerini hep “bu eşitsizliğin” üzerine bina etti “egemen güçler”, özellikle Türkleri büyük bir propaganda sağanağından geçirip kalabalıkları “aslolan eşitsizliktir, bu eşitsizliği sürdürmek için her şey mubahtır” anlayışına inandırmaya uğraştılar, epeyce insanı da ikna ettiler.

Türklerin çoğunluğu gerçekten de “aslolanın eşitsizlik olduğuna” inandı.

Hatta zaman içinde “eşitsizliği” öylesine doğal bir şekilde kabul ettiler ki o “eşitsizlik” onlar için “görünmez” hale geldi.

Rahatça “nerede eşit değiliz, her yerde eşitiz” bile diyebildiler.

Her yere “Ne mutlu Türküm diyene” diye yazmakta bir beis görmediler.

Kürt çocuklarının varlıklarını “Türk varlığına armağan” etmesini istediler.

Her Kürdün Kürtlüğünü inkâr ederek “Ben Türküm” demesini istemeyi olağan buldular.

Milyonlarca Kürdün yaşadığı bir ülkede “anayasayı” bir “Türk anayasası” olarak hazırladılar.

Şimdi bunların hepsini düzeltmenin zamanı geldi.

Bunun nasıl düzeltileceği konusunda diğerlerine yol gösterecek olan, sorunu hepsinden daha iyi bilen BDP’dir bence.

Elbette çok kolay olmayacak.

Çok sert tartışmalar çıkması muhtemel.

Siyasetin izin verdiği ölçülerin en uç noktalarına kadar ulaşacak bir siyasi çatışmayı yaşamamız ihtimal dâhilinde.

Neticede Türkiye gibi bir ülkede birbirine “rakip” olan hatta zaman zaman birbirlerini “düşman” olarak gören partiler biraraya gelerek yeni bir toplum inşa edecekler, bunu yaparken hepsi temsil ettiği sınıfa, ırka, zümreye mümkün olan en büyük parçayı ayırmaya çabalayacaklar.

Siyasetin sınırları içinde kaldığı sürece bunu hepimiz anlayışla karşılaşacağız.

Siyaset sınırı aşıldığında ise buna ses çıkaracak, tepki gösterecek, “hakemlik yapacak” olan bu toplumun kendisi.

Eskiden büyük bir eşitsizlik vardı, sadece “güçlülerin” sesi duyuluyordu, bugün durum değişti, herkes sesini duyurabiliyor, bu da haksızlıkları önleyebilmek için hepimize güven veriyor.

Herkes gibi ben de, bu anayasanın çok önemli bir dönemeç olduğuna inanıyorum.

Eğer doğru dürüst, eşitlikçi, sivil, hakkaniyetli bir anayasa yapabilirsek, Cumhuriyet’in kuruluşundaki çarpıklıkları düzeltebilirsek, bugün olduğumuz yerden çok daha yükseklere sıçrayabilir, insanları çok daha mutlu ve zengin yaşatabiliriz.

Ben bu aşamada doğrusu ya CHP ile MHP’den korkmuyorum.

Onların gücü bir değişimi engellemeye yetmez.

Ben AKP ile BDP’den korkuyorum.

Yeni anayasayı birlikte yapacak güce sahip olan AKP ile BDP, aynı zamanda birlikte bu anayasayı kilitleyecek bir güce de sahipler.

Eğer Türklerle Kürtlerin uzun vadeli çıkarlarının değil de bugünkü “siyasi rantın” peşine düşerlerse, bu anayasayı geciktirebilirler.

Her zaman Türkiye’yi değiştirecek motor gücün “muhafazakârlarla Kürtler olduğuna” inandım, bu iki güç, biraraya geldikleri anda Türkiye’yi gerçekten demokrat bir iklime taşıyabilirler ama bu iki kesim biraraya gelmeyi beceremedi bugüne dek, onları Cumhuriyet tarihi boyunca ezenlere karşı birleşmeyi beceremediler.

Sürekli olarak birbirlerini suçladılar.

İsterlerse daha bin yıl birbirlerini suçlayabilirler ama suçlamak ülkeyi değiştirmeye, haksızlıkları düzeltmeye yetmiyor.

Eğer politikalarını iyi kurup, sağlam dururlarsa, birlikte herkes için adaletli bir çözüm yaratabilecek güce sahipler.

BDP’nin Meclis’e dönmesi değişim umudunu besliyor.

Hem Kürtler için hem Türkler için en doğru kararı verdiler.

Dilerim, sorunları ölmeden ve öldürmeden çözebilecek bir düzeye gelmişizdir.

Ölümlerle bugüne dek hiçbir şeyi çözemedik çünkü.


ahmetaltan111@gmail.com

Öğretim üyesinden tehdit: Özel yurtta kalan, sonucuna katlanır



Öğretim üyesinden tehdit: Özel yurtta kalan, sonucuna katlanır

 
Çukurova Üniversitesi'nde birinci sınıf öğrencilerinin fişlendiği ortaya çıktı.
Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yeşim Yalçın Mendi'nin, özel yurtlarda kalan öğrencileri 'sonuçlarına katlanırsınız' diyerek tehdit ettiği öğrenildi. Hakkındaki iddiaları doğrulayan Mendi, başörtülü öğrencileri de dersine almayacağını söyledi. Rektör Prof. Dr. Alper Akınoğlu ise Mendi'ye tepki gösterdi: "Kasıt varsa işlem yaparız. Herkes barınacağı yeri kendisi seçer. Türbanlı öğrenciler dersten çıkarılamaz."Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yeşim Yalçın Mendi'nin tehdit ettiği iddia edilen öğrencilerden biri, ismini vermek istemezken, yaşadıklarını şöyle anlattı: "Hocamız beni odasına çağırdı. Nerede kaldığımı sordu. Kaldığım yeri söyleyince oradan ayrılmamı söyledi. Ayrılmadığım takdirde 'oluşacak olumsuz sonuçlara katlanırsınız' dedi. Bu durum beni rahatsız etti. Diğer arkadaşlarla da aynı şekilde konuşmuş. Bu yüzden kaldığı yerden ayrılanlar dahi oldu." Bir diğer öğrenci de Mendi'nin kaldıkları yer dahil birçok kişisel bilgiyi not ederek kendilerini fişlediğini iddia etti.
İddialarla ilgili olarak soruları cevaplandıran Öğretim Üyesi Yeşim Yalçın Mendi, 'kaldıkları yerlerde başlarına bir şey gelme ihtimaline karşı' öğrencileri uyardığını öne sürdü. Başörtülü öğrencileri derslere almadığını doğrulayan Mendi, üniversite yönetiminin başörtüsü meselesini öğretim üyelerinin inisiyatifine bıraktığını savundu. Mendi, "Başörtülü öğrenci benim dersime giremez. Bazı öğretim üyesi arkadaşlarımız karışmıyor. Bu onların bileceği, ama ben almam." ifadesini kullandı.
REKTÖRDEN TEPKİ: İSTEYEN İSTEDİĞİ YURTTA KALIR
Konunun muhataplarından Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Alper Akınoğlu ise öğretim üyelerinin öğrencilerin kaldığı yerleri sorgulamasına karşı çıktı. Bunun doğru bir davranış olmadığını belirten Akınoğlu, öğrencilere bu yönde bir müeyyide uygulanması halinde öğretim üyesi hakkında gerekli işlemin yapılacağını açıkladı. "Herkes kendi barınacağı yeri hür iradesiyle kendisi seçer. 18 yaşını geçen birisi nerede kalacağını kendisi takdir eder." diyen Rektör Akınoğlu, kılık kıyafet konusunda da öğretim üyelerine 'sorun çıkartmamalarını ve öğrencilerin kılık kıyafetleri konusunda hoşgörülü olmalarını' söylediklerini ifade etti. Konunun yıllarca ülke gündemini gereksiz yere meşgul ettiğini kaydeden Çukurova Rektörü, "Biz üniversitemizde bunun sıkıntı olmasını istemiyoruz. Türbanlı öğrencilerin dersten çıkarılması gibi bir talimat vermemiz mümkün değil." şeklinde konuştu.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Barcelona yine rakibni sahadan sildi


Süper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper LigSüper Lig

Barcelona yine rakibni sahadan sildi

Barcelona, Devler Ligi H Grubu ikinci maçında deplasmanda BATE Borisov'a acımadı ve sahadan 5-0'lık galibiyetle ayrıldı.
Yazı Boyutu 10 12 14 16
Şampiyonlar Ligi H Grubu ikinci maçında Beyaz Rusya'nın BATE Borisov ekibi sahasında, bu organizasyonun son şampiyonu Barcelona'yı konuk etti. Katalan devi, karşılaşmadan 5-0 galip ayrılarak ikinci maçında ilk galibiyetini aldı.

Maça baskılı başlayan Barcelona 19. dakikada golü buldu. Sağ kanattan yapılan ortada, Messi'nin presi sonrası Aleksandr Volodko topu kendi ağlarına gönderdi.

22. dakikada, David Villa'nın soldan ortasında Pedro, kaleci Aleksandr Gutor'un hatalı çıkışından yararlanıp kafayla topu filelere yolladı.

38. dakikada ise Messi, yine kaleci Gutor'un topu kontrol edememesi sonrası kafayla Barcelona'yı 3-0 öne geçiren golü attı ve ilk yarı 3-0 konuk ekibin üstünlüğüyle sona erdi.

İkinci yarıda dakikalar 56'yı gösterirken, Dani Alves'in pasını iyi değerlendiren Lionel Messi, kendisinin ikinci, takımının ise dördüncü golünü kaydetti.

Perdeyi kapatan gol ise 90. dakikada David Villa'dan geldi ve Barcelona maçtan 5-0 galip ayrıldı.

Avrupa Kupaları tarihindeki 400. maçına çıkan Barcelona bu sonuçla grupta 4 puana yükseldi. BATE Borisov ise 1 puanda kaldı.


29.09.2011 00:05:26

27 Eylül 2011 Salı

Fırtına bir puanı penaltı ile kurtardı


Fırtına bir puanı penaltı ile kurtardı

Şampiyonlar Ligi'ndeki temsilcimiz Trabzonspor evinde Fransız temsilcisi Lille'i ağırladı.

27.09.2011 - 23:30
  
Fırtına bir puanı penaltı ile kurtardı
Hüseyin Avni Aker Stadı'nda oynanan B grubu maçında Trabzonspor Lille ile karşı karşıya geldi.
Şampiyonlar Ligi'ne sükse yaratan bir Inter galibiyeti ile başlayan Trabzonspor, sahasında Lille ile 1-1 berabere kaldı.
Lille maçın 31.dakikasında Sow ile 1-0 öne geçti ve devre bu sonuçla sona erdi. İkinci yarıda 75.dakikaya kadar pek bir varlık gösteremeyen Trabzonspor bir anda kazanılan penaltı ile oyuna yeniden ortak oldu. 75.dakikada kazanılan penaltıda topun başına geçen Colman topu ağlara gönderdi ve skoru 1-1'e getirdi.
Bu sonucun ardından Trabzonspor puanını 4'e yükseltirken, Lille de puanını 2'ye yükseltti.

Leyla İPEKCİ Şiddete yeni gerekçe: AKP barış istemiyor!

Leyla İPEKCİ

resimŞiddete yeni gerekçe: AKP barış istemiyor!
27.09.2011
Okunma: 40
0 Yorum
Yazarın Diğer Yazıları :

 Leyla İPEKCİ/Zaman GAZETESİ

İki yıl önce, AKP Kürt açılımı başlattığında ve daha ilk adımlar atıldığında şehit cenazeleri hızla artmıştı. Kürt siyasi kanadı "muhatap biz değiliz, İmralı'dır" diyordu ısrarla. "Öcalan'a gidin, adres orasıdır!" Şimdi ise "biz tasfiye edilmeye çalışılıyoruz, muhatap alınmıyoruz" diyorlar. Ve yine cenazeler taşınıyor her tarafına bu toprakların. Bir kez daha. Muhatap krizi kana tahvil ediliyor.

Bu topraklarda aynı hikâyenin içindeyiz. Her birimiz kendi sözcük terkiplerimizle. Ama bugünlerin 'adres sormayan' şiddeti hikâyenin üzerini kanla örtüyor yine. Nefes alamayan kelimeler harap düşüyor, yorgun, bitap. Siliniyorlar giderek.
Geçmişte devlet tarafından inkâr ve imha edilmiş Kürt gerçeğini bugünlerdeki konjonktüre uygun olarak haykırmak adına en uygun kelimeleri seçmek için mücadele veren bazı yazar dostlar, geçen yazımda anlattığım gibi, kendilerini kelimeleriyle inkâr ediyor bir bir.
"Ortadoğu yeniden şekillenirken, ABD ve AB bizim tarihsel ilerleyişimizi durdurmak istiyor" diye yeni bir şiddet gerekçesini dillendirenler şunu görmüyor olabilir mi acaba: Siyasete şiddeti dahil etmek, cumhuriyet tarihi boyunca darbecilerin tuttuğu yolu da meşrulaştırıyor bir bakıma. Devletin operasyonlarını da.
Bugün devletin geçmişiyle yüzleşmek için oluşturmaya başladığı komisyonları güçlendirmek veya gündeme getirmek varken, Meclis içi soruşturma kurullarında mücadele etmek varken, sivil toplumla devletin ortaklaşa yürüttüğü faaliyetlerde hakkını aramak varken, anayasa çalışmaları üzerinden bölgesel özerklik tartışmalarını yürütmek varken...
Yine Kürt hareketi adına saldırganlığın ideolojisini yapıyor bazı kalemler. Bu, başlı başına bir şiddet değil mi? On yıllar boyunca vatandaşını faili meçhul cinayet ve katliamlarla,'darbe olgunlaştırma operasyonları'yla idare etmeye kalkan derin devlet örgütünün söylemlerinden ne farkınız kalacak o zaman?
Evet, KCK tutuklamalarıyla devlet en büyük haksızlığını yapıyor vatandaşlarına. Ve evet, diyelim ki AKP hükümeti, sahiden barış istemiyor ve barış görüşmelerinde de hiç samimi değil. O halde kan dökmek meşru mu olacak?
Başbakan'ın üslubu çok sorunlu ve Gazzeli çocuklara daha fazla değer veriyor. O halde, devlet adına barış müzakereleri yürüten ama samimi olarak barışmak istemediğini düşündüğünüz bu hükümete karşı savaşmak mı gerekiyor? "Kimse hükümetin barış istediğine bizi ikna edemez" diye niyet okuyacak bir lüksümüz var mı ki bu kadar ölümün ortasında?
Şimdi örgüt liderleri de, siyasî kanadın kanaat önderleri de BDP'yi Meclis'e çağırıyorlar. Yemin krizinden sonraki dönemde onca kan akıtılmıştı ama şimdi: Meclis'e gelme kararı çıktı. Ya sonra?..
Devlete haykırdık hep: "Önce kendi günahlarınla yüzleş" dedik. Hain ilan edildik, devlet düşmanı ilan edildik. Şimdi kendi hatalarıyla yüzleşmesini Kürt hareketinden beklemek memleketin en yakıcı sorunuyla yaşayan bizler için 'haklı' bir talep değil mi? Bunun için ille etnik olarak Kürt olmaya gerek var mı? Akan kan hepimizin. Yara hepimizin değil mi?
'Ya sonra' diye sorgulamayı bile "Kürtlere akıl vermek" olarak görenlerin, şiddeti mutlak olarak karşısındakine izafe etmelerinde bir sorun yok mu? Kürt hareketi kendiyle yüzleşmeyip, devletin on yıllar boyunca yaptığı gibi, zorbalıklarını meşrulaştırmaya devam ederek: Devletin düştüğü hatalara kendi de mi düşecek hep? Bunca bedel ödemişken?..
Kürt hareketi, kendisini eleştiren herkesi mutlak düşman olarak görüyor. Kanın durmasını samimiyetle isteyenlerin timsah gözyaşı döktüğüne ve tıpkı hükümet gibi aslında barışı istemediklerine kendini ikna eden bazı yazar dostlarımız ise gülünç ve utanç verici gerekçeler üretmeye devam ediyorlar şiddetin meşruluğuna dair.
Evet, bu yazarlara göre barış istemek sadece şiddeti meşrulaştıranların -ve bu yüzden de Kürt hareketine koşulsuz destek verenlerin- tekelinde. Barışmak da onların harcı yalnızca. Her fırsatta aşağıladıkları, düşmanlaştırdıkları muhafazakârların, liberallerin filan değil.
Şuna birlikte tanık olmadık mı: Meşruiyetini halkın oyundan alan bir hükümeti 'savaşılacak düşman' olarak görmek bu memleketin birçok vatandaşının darbecilik ve cuntacılık suçuna bulaşmasına yol açtı. Kimi bilerek, kimi farkında olmadan kullanıldı. Meşru bir siyasî partiye karşı mücadeleyi kan ve şiddetle vermeyi bugün meşru bulan kalemlerin yıllarca medyada, siyasette, Meclis'te bilerek ya da bilmeden Ergenekon sözcülüğü yapanlardan farkı kalıyor mu?..

Hasan CEMAL PKK, BDP, Güneydoğu’dan haberler öyle ki...

Hasan CEMAL

PKK, BDP, Güneydoğu’dan haberler öyle ki...
27.09.2011
Okunma: 44
0 Yorum
resim
Yazarın Diğer Yazıları :

 Hasan CEMAL/Milliyet gazetesi

1. Ankara-Kumrular ve Siirt’teki PKK’nın şiddet eylemleri büyük tepki yaratmış durumda...
2. Çatışmaların sona ermesi, diyalogun tekrar başlamasına dönük eğilim gitgide büyüyor...
3. BDP’nin 1 Ekim’de TBMM’ye girmesi kesin gibi...
4. Bütün bunlar içinde Öcalan’a İmralı’da uygulanan görüş yasağının kalkması, yani tecridin sona ermesi ortak bir talep...




Stuttgart’taydım geçen hafta sonu. PKK’lı olan, olmayan Kürtlerle ve bazı Türklerle ‘barış’ı konuştuk, tartıştık.
Stuttgart Barış Meclisi’nin düzenlediği bir toplantıydı.
Konusu, Kürt sorunu ve barıştı.
Panele üç konuşmacı katıldı:
Ahmet TürkAbdurrahman Dilipak, Hasan Cemal.
Toplantının sloganını sevdim:
Silahlar sussun, siyaset konuşsun!
Ben de konuşmama “İnadına barış!” diye başladım, öyle bitirdim. 2009’dan, ‘demokratik açılım’dan beri benimsediğim kendi sloganımı tekrarladım:
“Önce parmaklar tetikten çekilecek!”
Konuşmam bitti, Ahmet Türk’ü dinliyorum. Her zamanki akil adam üslubuyla konuşuyor, hem Türklere hem Kürtlere makul olanı, barışın yolunu gösteriyor.
Üç cümlesini özellikle not ediyorum:
“Barışçıl yöntemlerde inat etmeliyiz.”
“Müzakerelerin yeniden başlaması Kürtlerin yararınadır.”
“Silahların susacağı bir gün mutlaka gelecek!”
Bu arada cep telefonuma mesaj:
Pervari’de PKK’nın uzun namlulu silahlarla saldırısı: 5 asker şehit!
Canım çok sıkılıyor.
Tırmanış ne yazık ki sürüyor.
Konuşmamda o gün çıkan yazımı yinelemiştim. PKK’nın şiddet eylemlerine karşı olduğumu belirtmiş, PKK’nın tek taraflı da olsa ‘ama’sız bir ateşkes ya da eylemsizlik kararı alması gerektiğini söylemiş, herhangi bir tepki de görmemiştim.
Akşam geç vakit yemeğe gidiyoruz.
Muzaffer Ayata’yla bir ara sohbet ediyorum.
Sabri Ok’un KCK davasında bir numaralı sanık olup Kandil’e gitmesinden sonra PKK’nınAvrupa’daki en önemli yetkilisi sayılıyor.
Muzaffer Ayata’yı bir yıl önce Berlin’deki Dersim konferansında tanımış, yirmi küsur yılı hapiste geçen yaşamını kısaca yazmıştım.
O yazımda değindiğim bir nokta daha vardı. Asker, Sabri Ok-Muzaffer Ayata ikilisiyle hapiste temasa geçmiş ve onlar üzerinden Şam’daki Öcalan’la mesaj trafiği başlatmıştı.
Ayata ve Ahmet Türk’le Stuttgart’taki sohbetlerimden edindiğim bazı izlenimler şu noktalarda özetlenebilir:
(1) Ankara-Kumrular ve Siirt’te sivillerin ölümüne yol açan PKK’nın şiddet eylemleri, Muzaffer Ayata ve Ahmet Türk dahil herkesi rahatsız etmiş...
(2) Ayata’yla Türk’ün çatışmalardaki tırmanışa bir yerde fren koyulmasından ve dizginlerin tümüyle boşalmasının mutlaka önüne geçilmesinden yana oldukları anlaşılıyor.
(3) Bunun için de, iki aydan beri İmralı’da Öcalan’a uygulanmakta olan tecridin bir an önce kaldırılmasını istiyorlar. Çünkü Öcalan’la ‘diyalog’un çatışmaların durdurulmasında belirleyici olacağına inanıyorlar.
(4) Bu arada 1 Ekim’de BDP’nin TBMM’ye girmesine olumlu bakıyorlar.
Stuttgart’ta, PKK’lı olsun olmasın Kürtlerle yaptığım sohbetlerden ve Güneydoğu kaynaklı bazı değerlendirmelerden ortaya çıkan şu:
Kürtler, çatışmaların yeniden tırmanmaya başlamasından rahatsız ve tedirgin. Erdoğan’a ve hükümete güvenmeseler de, “Parmakların tetikten çekilmesi”nden yana olduklarını sürekli belli ediyorlar.
Siirt ve Ankara-Kumrular örneklerindeki ‘kör terör’den de, Kandil’den gelen ‘devrimci halk savaşı’ sloganlarından da memnun değiller.
Kısacası:
Kürtler artık savaş istemiyor!
Güneydoğu kaynaklı duyumlar da bundan farklı değil. Şiddet tırmanışından dolayı bölgede büyük bir rahatsızlık dalgasının kabardığı anlaşılıyor.
Kandil de, BDP de bu rahatsızlık ve huzursuzluğun farkında. Bu gerçek, Stuttgart’taki sohbetlerimde de saklanmadı.
Ama anlaşılan şimdilik iki taraf da, yani hem devlet hem de PKK bir süre daha birbirinin kolunu bükmek, birbirinin canını yakmak istiyor.
Ama ya fren boşalırsa?..
Bu ihtimal yok değil.
Ancak, PKK tarafında böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi mümkün görülmüyor; kontrolün bazen güç de olsa devam ettirileceğine inanılıyor.
Şu söylenebilir:
Eninde sonunda yine masaya oturulacağına, ‘Oslo süreci’nin kapıyı çalacağına inanılıyor ve başka çare olmadığı samimi sohbetlerde vurgulanıyor.
Bu arada beşincisi internete düşen ‘Oslo buluşmaları’nın gerçekten Oslo’da yapıldığını öğrendim. Erbil ya da Brüksel’deki bazı gizli temaslar başkaymış...
Geri planda Norveç’in bulunduğu Oslo buluşmalarının ilk tohumları 2004 ve 2005’e gidiyor. Brüksel, Ankara ve Oslo’da PKK temsilcileri ve bazı Kürt siyasetçileriyle üst düzeyde Norveçli siyasetçi ve diplomatlar buluşarak Oslo sürecinin zeminini oluşturmaya başlamışlar.
Ayrıntıya girmek istemiyorum.
Ama şunu söyleyebilirim. Taraflar, yani devletle PKK eninde sonunda yine masaya oturacak. Şimdi önemli olan bunun yolunu kısaltarak, acıları mümkün olabildiğince en aza indirmektir.
Pazar akşamı Stuttgart’tan İstanbul’a uçarken Ahmet Türk üç noktayı vurguladı, çatışmaların durması ve barış kapısının yeniden aralanması için:
(1) “Kürtler hak taleplerinde sivil itaatsizliği ön plana çıkarmalı ve buna uygun eylemler yapmalı.”
Bunun yorumu:
Şehirlerde sokağa çıktıklarında molotof kokteyli atmamalı.
(2) “Kürtler mücadelelerinde haklıdır. Ancak, bu haklılığa ve meşruluğa zarar verecek, sivilleri hedef alacak eylem türlerinden mutlaka kaçınılmalı.”
Bunun yorumu:
Siirt ve Ankara-Kumrular yanlıştır, tekrarı mutlaka önlenmelidir. Yalnız bu eylemler değil, çatışmaların tırmanışı da Güneydoğu’da rahatsızlık yaratmaktadır. Silahların susması ve yeniden diyalog kapısının açılmasıdır doğru olan...
(3) “Öcalan’a iki aydır uygulanan tecrit, devletin sorunu çözmek istemediğinin bir işaretidir. Eğer çözüm isteniyorsa, tecrit kaldırılmalıdır. Başka türlü sona ermez bu sancılı süreç...”
Bu konuda edindiğim izlenime göre, Öcalan’a uygulanan görüş yasağı aşamalı olarak kaldırılacak.
(5)“Madem halk bizi seçti ve ‘Gidin Meclis’e bizi temsil edin, muhalefetinizi yapın’ dedi, o zaman bu iradeye uymak zorundayız diye düşünüyorum. Ancak bu konuda nihai kararı BDP grubu verecek.”
Bunun yorumu:
1 Ekim’de BDP milletvekillerinin yemin ederek TBMM’ye katılmaları kesin gibi...
Durum böyle.
Diz boyu olumsuzluğa rağmen fena değil.

Mehmet ALTAN Kürdistan’da demokratik siyaset...

Mehmet ALTAN

Kürdistan’da demokratik siyaset...
27.09.2011
Okunma: 50
0 Yorum

resim
Yazarın Diğer Yazıları :

 Mehmet ALTAN/STAR GAZETESİ


BDP büyük ihtimalle bugün Meclis’e dönme kararı alacak…

Diyarbakır’da toplanacak olan grubun eğiliminden dolayı değil, KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın, BDP’nin öncülük ettiği Blok Hareketi vekillerinin Meclis’e dönmesine ‘negatif yaklaşmadıklarını’ söylemesi nedeniyle…

Yoksa Diyarbakır’da nabız yoklarsanız, BDP tabanının radikal kesiminin belki de yönetimin aksine ‘Meclis’e geri dönmeye’ sıcak bakmadığını hissediyorsunuz…

Zaten o nedenle de Murat Karayılan bu direnci aşmak için, “tamamen egemenlikçi, anti demokratik ve zora dayalı bir siyaset yürütülüyor. Belki de AKP meclise gelmelerini istemediği için böyle yapmaktadır. Önemli olan burada duygusal yaklaşmamak, öngörülü ve politik yaklaşarak muhtemel oyunları boşa çıkarıcı, en doğru kararı alabilmektir. Bunu da Blok vekilleri grubu tamamen kendi öz iradeleriyle almalıdırlar” demekte…

Karayılan’dan gelen bu işaretin tersi bir karar çıkması pek de olası değil…

Zaten ‘Kürt siyaseti’nin analiz zorluğu da burada… Üç parçası var:

İmralı… Kandil… Ve BDP…

Ama Kandil silahlı…

Ve silah diğerlerini de şekillendirme ısrarında…

Galiba müzakere alternatifinin de en çetrefil noktası bu…

* * *

Pazar sabahı Gazi Köşkü’ndeki kahvaltıda BDP’nin genç eş başkanı Selahattin Demirtaş’a çerçeveyi berraklaştırmak için soruyorum:

“Açıkça, ‘burası Kürdistan, biz Kürt halkıyız, yaşanan 29. Kürt isyanıdır, burayı biz yöneteceğiz, bu nedenle federasyon istiyoruz’ dense bile eğer kör topal da olsa demokratik bir sistem söz konusu olacak ise bunun için de yeterli oy almanız gerekmez mi?”

Demirtaş, “burayı biz yöneteceğiz demiyoruz, tabii ki seçim belirleyici… Seçimde önde gelen burayı yönetir, bugün biz, yarın belki AK Parti de olabilir” diyor…

O zaman...

Her türlü demokratik talebin gerçekleşebilmesi, alınacak oy ile birebir bağlantılı olacak…

O halde, bugün de her tür söylem ve talebin seçim mekanizmasına ayarlı olması gerekmez mi?

Ama tabii ki BDP herhangi bir parti değil, Kandil’de mukim silahlı bir güç de var…

Zaten işler de o noktada karışıyor…

* * *

Silahların bırakılıp, taleplerin demokratik bir siyasal sistem içine akıtılıp, orada hayata geçecek zeminin oluşturulması gerekirken, silah kendi realitesini dayatarak şahinleşebiliyor; örneğin yasal güvenlik güçlerinin faaliyetini neden göstererek kendisi de can alıyor…

Ve maalesef, Birinci Cumhuriyet de bir türlü ‘Türkiye Kürtlerinin de devleti olmayı başaramıyor’; silahların susmasını tümüyle sağlayacak radikal bir demokratikleşmeye hız veremiyor… Yol alıyor ama temel mekanizmayı keskin ve acil bir şekilde dönüştüremiyor.

* * *

Kandil, ‘sorun çözmeye yönelik müzakere masasında’ da en zor konu…

Dağda ömür tüketmiş ve ellerinde büyük bir güç olanlar, çözüm olduğunda ne olacak?

Demokratik bir iktidara ‘yatay geçiş’ mi sağlanacak?

Bu başarılsa bile mevcut konumlarından vazgeçmeye razı olacaklar mı?

Oradaki müphem nokta çözümü zorlaştırdığı gibi şiddeti de ön plana çıkarabiliyor.

Bir de mevcut pozisyonlarını kaybetmek istemeyen, adresi de çok belirgin olmayan ‘savaş lobisinin’ sinsi çabası ve gücü de her daim her türlü tuzak ile ortada dolaşınca, çocuklar ölüp duruyor…

Ve çözüm bir türlü gelemiyor…

* * *

Çözümü engelleyen bir başka temel neden de siyasetin soru sorma biçimi:

‘Türkiye’yi kim yönetecek?’

‘Kürdistan’ı kim yönetecek?’

Aslında siyaset, ‘kim yönetecek’ kavgasını bir yana bırakarak ‘nasıl yönetecek’ yarışmasına girse ne kavga olur, ne de çocuklar ölür…

Ama Şark, ne yazık ki azmanlaşan siyasi tutkuların hep esiri oldu…

Yoksa ‘yöneten’ değil, ‘yönetilen’ önemli olurdu; zaten olamadığı için kimse vatandaş olmaya razı değil, siyasete bulaşan herkes ‘padişah’ olma peşinde…

* * *

BDP Meclis’e dönüyor…

Bakalım, tarihsel zafiyetlerin kangrenleşmiş sorunlarına çözüm bulacak mıyız?